Anasayfa

 

Ehlibeyt

 

14 Masum

 

Kuran Türkce

 

Dualar

 

Görüntüler

 

Resimler

 

Irtibat

 

Impressum

 

Ziyaret Defteri

 


Handy Angebote  

     İmam Ali Naki (a.s)’dan Hikmet, Nasihat, Güzel Ahlak,
    Takva, Zühd Hakkında Nakledilen Hadisler

  • İmam Ali Naki (a.s)’ın Cebir Ve Tefviz[1] Ehlinin Reddi ve
    Cebirle Tefvizin Arasında Yer Alan Hadd-ı Vasatın
    İsbatı Hakkındaki Mektubu
  • Bu Muhammed ibn-i Ali tarafından gönderilen bir mektuptur:
  • Allah'ın selam, rahmet ve bereketi  sizlerin  ve  hidayet yoluna uyanların üzerine olsun.

    Mektubunuz ulaştı, zikrettiğiniz şeyleri anladım; kader bahsine dalarak dininiz hakkında ihtilafa düşmüşsünüz, bazılarınız cebre, bazılarınız ise tefvize inanmıştır. Bu mesele hakkında işiniz tefrikaya, birbirinizle ilişkiyi kesmeye ve düşmanlık etmeye kadar varmış. Nihayet bu meselenin izahı hakkında benden görüş belirtmemi istemişsiniz; bunların hepsini anlamış bulunmaktayım.

    Allah size rahmet etsin, şunu bilmelisiniz ki, biz nakledilen birçok rivayet ve hadislere baktık; Allah'ı  tanıyan ve İslam'ı kabul eden bütün fırkaların elinde mevcut olan hadis ve rivayetlerin iki kısımdan ibaret olduğunu gördük. Bu hadisler ya kabul edilmesi gereken haktır veya reddedilmesi gereken batıl. Bütün ümmet, aralarında hiç bir ihtilaf olmaksızın Kur’ân'ın hak olduğunda görüş birliğindedir. Bütün fırkalar Kur’ân'ın hakkaniyeti ve doğruluğunu itiraf etmişlerdir. Resulullah salla’llâhu aleyhi ve alih şöyle buyurmuştur: "Ümmetim dalalet üzere birleşmez." Böylece ümmetin, üzerinde ittifak ettiği ve birbirleriyle ihtilaf etmedikleri her şeyin hak olduğunu bildirmiştir. Kur’ân haktır, onun Allah tarafından indirildiği ve doğruluğu hakkında ümmet arasında hiç bir ihtilaf yoktur. Öyleyse Kur’ân bir hadisi te'yid eder, ümmetten bir grup da onu inkâr etmeye kalkışırsa, Kur’ân'ın doğruluğunun herkesçe kabul edilmiş olması ilkesi hükmüyle, tereddütsüz onun doğruluğunu kabul ve ikrar etmeleri gerekir. Bu durumda, onu inkâr etmekten vazgeçmezlerse, (o zaman) dinden çıkmaya mahkum olurlar.

    Kur’ân'ın tasdik ve te'yid ettiği ve doğruluğuna Kur’ân'dan şahid gösterebileceğimiz ilk hadis, Peygamber salla'llâhu aleyhi ve alih’den nakledilen, kitaba uygun olan ve hiçbir söz onunla çelişmeyen şu hadistir; Resulullah salla'llâhu aleyhi ve alih buyurmuştur ki: "Ben sizin aranızda iki değerli şey bırakıyorum: Allah'ın kitabını ve yakınlarım olan Ehl-i Beyt'imi, bunlara sarıldığınız müddetçe sapıklığa düşmezsiniz ve bu ikisi havuzun (Kevser'in) kenarında bana ulaşıncaya kadar birbirinden ayrılmazlar."

    Bu hadisin doğruluğuna delil olarak Kur’ân'da apaçık şahid bulunmaktadır. Mesela şu ayet gibi:

    "Sizin veliniz, ancak Allah ve O'nun resulü, namaz kılan ve rüku halindeyken zekâtı veren mü’minlerdir. Kim Allah'ı, O'nun Resulünü ve (sözü edilen) mü'minleri veli edinirse, hiç şüphe yok, galip gelecek olanlar, Allah'ın taraftarlarıdır." [2]

    Ehl-i Sünnet alimleri konuyla ilgili olarak rivayet etmişlerdir ki, bu ayet Emir-ül Mü’minin Ali aleyhi’s-selâm hakkında nazil olmuştur. Çünkü Hz. Ali aleyhi’s-selâm rüku halinde yüzüğünü sadaka olarak vermiş, Allah-u Teâla da mezkur ayeti nazil ederek onu övmüştür. Görüyoruz ki Resulullah salla'llâhu aleyhi ve alih de şöyle buyurmaktadır: "Ben kimin mevlası isem, Ali de onun mevlasıdır." Yine Hz. Ali'ye buyurmuştur ki: "Senin bana nisbet mevkin Harun’un Musa’ya mevkisi gibidir. Ancak benden sonra peygamber gelmeyecektir." Yine buyurmuştur ki: "Ali, benim borcumu ödeyen, vaadlerime vefa eden ve benden sonra size halifemdir."

    Diğer hadislerin menşe ve kaynağı olan birinci hadis sahih ve müttefik-un aleyh'tir, onlardan hiç kimse bu hadis hakkında ihtilaf etmemiştir; bu hadis, ayrıca Kur’ân’a da mutabıktır. Kur’ân ve diğer hadislerin bu hadisi te'yid ettiğine göre, ümmetin ister istemez bunu kabul edip ikrar etmesi gerekir. Çünkü bu hadislerin Kur’ân'dan açık delilleri vardır; Kur’ân onlarla muvafıktır, onlar da Kur’ân'la. Daha sonra Hz. Peygamber'den gelen bu hadislerin muhtevası, sadık olan imamlardan da gelmiş ve onları meşhur ve güvenilir bir grup nakletmişlerdir. Bundan dolayı bu hadislere her mü’min erkek ve kadının uyması gerekli ve farzdır; inat ehlinden başka hiç kimse buna karşı çıkmaz. Çünkü Ehl-i Beyt'in sözleri, Allah'ın sözlerine muttasıl (bağlı)dır. Örneğin, Allah-u Teâla Kur’ân'da şöyle buyuruyor:

    "Gerçek şu ki, Allah ve Resul’ünü incitenler; Allah, onlara dünyada da ahirette de lanet etmiş ve onlar için aşağılatıcı bir azap hazırlamıştır." [3]

    Bu ayetin benzerini Peygamber'in sözlerinde de görmekteyiz; buyurmuştur ki:

    "Kim Ali'yi incitirse beni incitmiştir, kim beni incitirse Allah'ı incitmiştir, kim de Allah'ı incitirse, Allah'ın intikamına duçar olur."

    Diğer bir hadiste de şöyle buyurmuştur:

    "Kim Ali'yi severse beni sevmiştir, kim de beni severse Allah'ı sevmiştir."

    Ben-i Velîâ kabilesi hakkında da şöyle buyurmuştur: "Allah ve resulünü seven, Allah ve resulünün de kendisini sevdiği kendi nefsim gibi olan birini onlara göndereceğim; Ey Ali kalk, onlara doğru hareket et."

    Hayber savaşında da şöyle buyurmuştur:

    "Yarın öyle bir  kişiyi   onlara göndereceğim  ki,  O, Allah'ı ve Resulünü sever; Allah ve Resulü de onu sever. O öyle bir kişidir ki, sürekli hamle eder, kaçmaz ve Allah onun eliyle fethi müyesser kılmadıkça geri dönmez."

    Böylece  Peygamber salla’llâhu aleyhi ve alih,  onu (düşmanın üzerine) göndermeden önce zafer müjdesi verdi; bütün ashab acaba bu fazilet kime nasib olacak diye heyecanla bekliyordu. Ertesi gün Resulullah salla’llâhu aleyhi ve alih, Ali aleyhi’s-selâm’ı çağırıp (Yahudilerin cephesine) göndererek onu bu faziletle seçkin kıldı; ona "Kerrar, gayr-i ferrar" [4] lakabını verdi; ve "Allah ve Resul'ünü seven" birisi diye vasıflandırarak, Allah ve Resul'ünün de onu sevdiğini bildirdi.

    Ben bu açıklamayı, sözkonusu mevzuyla ilgili bir delil ve cebir, tefviz ve bunların arasında yer alan hadd-ı vasat hakkında açıkla- yacağımız   şeye   bir   te'yid  olarak  zikrettim. Yardım  ve  güç  Allah'tandır ve bütün işlerimizde O'na tevekkül ediyoruz.

    Biz konuya İmam Sadık aleyhi’s-selâm’ın şu hadisiyle başlıyoruz; buyurmuştur ki:

    "Ne cebir doğrudur ve ne de tefviz; doğru olan bu ikisinin arasında yer alan hadd-ı vasattır. Bu ise şunlardan ibarettir: Bedenin sıhhati, yolun açık oluşu, yeterli zamanın olması ve azığın, mesela bineğin varlığı ve insanı işe yönelten sebebin (saikin) var olması."

    İşte İmam Sadık aleyhi’s-selâm bütün faziletleri bu beş şeyde bir araya toplamıştır. Eğer, kulun bunların herhangi birinde noksanlığı olursa o  noksanlıktan  dolayı sorumluluk ondan kalkar. İmam Sadık aleyhi’s-selâm insanların (cebir ve tefviz hakkında) arayıp öğrenmeleri gerekli olan şeylerin esasını açıklamış, Kur’ân bunu te'yid etmiş ve Peygamber salla'llâhu aleyhi ve alih'in apaçık sözleri de ona tanıklık etmiştir. Çünkü, Peygambersalla'llâhu aleyhi ve alih ve Ehl-i Beyt'inin sözleri Kur’ân'ın sınırlarını aşmaz. Dolayısıyla eğer sahih hadisler nakledilir ve onların kanıtları Kur’an’dan araştırılır, Kur’ân’ın da onlarla muvafık ve onlara bir delil olduğu görülürse, onlara uymak farz olur.

    Mektubun evvelinde zikrettiğimiz gibi, inat ehlinden başka hiç bir kimse bunu aşıp geçmez. Biz de İmam Sadık aleyhi’s-selâm’ın cebir ve tefviz arasında yer alan hadd-ı vasatı isbat edip, cebir ve tefviz akidesini reddetmekle ilgili olan bu sözü hakkında tahkik yaptığımız zaman, Kur’ân'ın bu sözün doğruluğuna tanıklık ettiğini ve onu tasdik ettiğini görüyoruz.

    İmam Sadık aleyhi’s-selâm’dan, onun te'yidinde diğer bir rivayet de naklolunmuştur. İmam Sadık aleyhi’s-selâm’a: "Allah, kulları günah işlemeye mecbur mu kılmıştır?" diye sorulduğunda İmam Sadık aleyhi’s-selâm: "Allah bundan daha adildir." cevabını verdiler. "Öyleyse, işleri onlara tefviz (havale) mi etmiştir?" denildiğinde de: "Allah bundan daha muktedirdir" buyurdular.

    Diğer bir hadiste de şöyle buyurmuştur:

    "İnsanlar kader hakkında üç kısımdır: Bazıları işlerin onlara havale edildiğini sanırlar; bunlar, Allah'ın kudretini zayıf sayıp helak olanlardır. Bazıları Allah'ın kulları günah işlemeye mecbur ettiğini ve onları güç yetiremedikleri halde bir şeye mükellef kıldığını zannederler; bunlar da, Allah'ı hükmünde zalim bilip helak olanlardır. Bazıları da, Allah'ın, kulları güçleri kadar mükellef kıldığını ve güçlerinin haricinde olan bir şeyi onlardan istemediğini söylerler ve iyilik yaptıklarında Allah'a şükrederler, kötü iş yaptıklarında da Allah’tan mağfiret dilerler; işte bunlar olgunlaşmış müslüman-lardır.

    Böylece İmam Sadık aleyhi’s-selâm haber vermiş ki: “Kim cebir ve tefvize uyar ve bunlara inanırsa hakka aykırı hareket etmiştir.”

    Ben (bu beyanla), cebre inananın hataya düştüğünü, tefvizi kabul edenin de batıla duçar olduğunu izah ettim. Dolayısıyla hadd-i vasat bu ikisinin arasında yer almış oldu.

    İmam aleyhi’s-selâm, daha sonra şöyle buyurmuştur:

    Ben meseleyi, hakikati arayan kimsenin konuyu daha kolay kavrayabilmesi ve meselenin izahını kolayca araştırabilmesi için bu (üç çeşit) yolların her birine, Kur’ân'ın apaçık ayetlerinin doğruluğuna tanıklık ettiği ve akıllıların tasdik edeceği bazı örnekler veriyorum. Tevfik ve ismet Allah'tandır.

    İnananın hatadan kurtulamayacağı cebir akidesine gelince;  bu inanç Allah-u Teâla'nın, kulları günah işlemeye mecbur kılıp, bununla birlikte onlara azap edeceğini sanan kimselerin inancıdır. Kim böyle düşünürse, Allah'ı hükmünde zalim bilmiş olur ve O'nun şu sözünü tekzip ve reddetmiştir. Çünkü Allah-u Teâla buyuruyor ki:

    "Rabbin hiç bir kimseye zulmetmez."[5]

     Yine başka bir ayette cehennem ehline hitap olarak buyuruyor ki:

    "Bu (azap) da, senin ellerinin önceden takdim ettiği (hazırladığı) şeydir. Hiç şüphe yok ki Allah, kulları için zulmedici değildir." [6]

    Yine diğer bir ayette de şöyle buyurmaktadır:

    "Şüphe yok ki Allah, insanlara hiçbir şeyle zulmetmez. Ancak insanların kendileri kendilerine zulmederler." [7]

    Bu konu hakkında diğer birçok ayet de mevcuttur. Öyleyse kim günah işlemeye mecbur olduğunu sanırsa, günahını Allah'ın üze-rine atmıştır ve günahkârlara ceza vermediği için Allah'a, zulüm isnad etmiştir; Allah'a zulüm isnad eden kimse ise, O'nun kitabını tekzip etmiştir ve Kur’ân'ı tekzip eden de ümmetin icmasıyla kâfirdir.

    Cebir akidesinin misali şuna benzer ki; kendi nefsine ve dünya malından hiçbir şeye malik olmayan bir köleye sahip olan efendi, onun durumunu çok iyi bildiği halde para vermeksizin bir mal almak için onu pazara gönderir, köleye sahip olan efendinin kendisi de istediği malların sahiplerini razı ederek bedeli ödenmeden hiçbir kimsenin o malları almaya cüret edemeyeceğini bilir, öte yandan bu kölenin efendisi kendisini adil, insaflı, hekim ve zulüm etmeyen birisi olarak tanıttığı ve kölenin bir şeye malik olmadığını ve kendisinin de istediği şeyin bedelini ona vermediğini ve mal sahipinin de parasız ona bir şey vermeyeceğini bildiği halde köleye, alınması gereken malı alıp getirmezsen şöyle böyle yaparım diyerek tehdidde bulunur, köle de eli boş pazara gidip efendisinin emrettiği şeyi temin etmek istediğinde mal sahibinin, para vermeden hiç bir şey vermeye hazır olmadığını görerek mecburen ümitsiz ve eli boş olarak efendisinin yanına geri döner ve efendisi de bu durumdan öfkelenir ona işkence yapar.

    Acaba bu durumda efendisinin, kölesinin dünya malından hiç bir şeye sahip olmadığını ve ona alınması gereken malın parasını vermediğini bildiği için adalet ve hikmeti gereği onu cezalandırmaması gerekmez mi? Eğer onu cezalandırırsa haksız yere ona zulüm yapmış olmaz mı? Sözünü ettiği adalet, insaf ve hikmetini de batıl etmiş olmaz mı? Bu durumda eğer onu cezalandırmazsa, o zaman da kendisini yalanlamış olur; çünkü, ilk önce yalan yere onu cezalandıracağını söylemişti. Bunların her ikisi de adalet ve hikmetle bağdaşmaz.

    Allah-u Teâla zalimlerin söylediği sözlerden daha yücedir.

    Öyleyse; cebir veya cebri gerektiren akideye inanan, Allah'ı zalim bilmiş ve O'nu zulüm ve tecavüzle suçlamıştır. Çünkü böyle bir durumda Allah mecbur kıldığı kimselere azap etmiş olur. Kim, Allah'ın kulları mecbur kıldığını (kendi iradeleri dışında işler yaptırdığını) sanırsa, Allah'a zulüm isnadında bulunmamak için mecburen, Allah, kullardan azabı kaldırmıştır demek zorunda kalacaktır. Kim de Allah'ın, günahkârları azaptan muâf kıldığını sanırsa Allah'ın vaadlerini tekzip etmiştir. Çünkü Allah şöyle buyurmaktadır:

    "Hayır, iş öyle değil; kim bir kötülük işler de günahı kendisini kuşatırsa (artık) onlar ateş ehlidirler, orada temelli kalıcıdırlar”.[8]

    "Gerçek şu ki, yetimlerin  mallarını  zulümle  yiyenler, ancak ateş yerler, (o mallar, karınlarında ateştir adeta) ve onlar, alevli ateşe girecekler." [9]

    "Şüphesiz ayetlerimize karşı küfre sapanları yakında ateşe sokacağız. Derileri yanıp döküldükçe, azabı tatmaları için onları başka derilerle değiştireceğiz. Şüphe yok ki Allah, güçlü ve üstün olandır, hüküm ve hikmet sahibidir." [10]

    Bu konu hakkında başka birçok ayetler de mevcuttur. Her kim Allah'ın vaadlerini tekzip ederse, Kur’ân'ın ayetini tekzip ettiği için kâfir olur. Bu adam, Allah'ın buyurduğu şu kimselerdendir; "Yoksa siz kitabın bir bölümüne inanıp da bir bölümünü inkâr mı ediyorsunuz? Artık sizden böyle yapanların cezası, dünya hayatında aşağılanmak; kıyamet gününde de azabın  en şiddetli olanına uğratılmaktır. Allah yapmakta olduklarınızdan gafil değildir.”[11]

    Ama bizim akidemiz şöyledir:

    Allah-u Teâla kulları, onlara verdiği güçten dolayı kendi amel ve fiillerine göre cezalandırmakta ve aynı güçle de onlara emir ve nehiy de bulunmaktadır.

    Kur’ân'da şöyle buyuruluyor:

    "Kim bir iyilikle gelirse, kendisine bunun on katı vardır, kim de bir kötülükle gelirse, onun mislinden başkasıyla cezalandırılmaz ve onlar haksızlığa da uğratılmazlar." [12]

    "O gün bir gündür ki herkes, yaptığı her hayrı hazır bir halde karşısında bulacak, işlediği kötülükle de kendisi arasında pek uzun bir mesafe olmasını arzulayacak. Allah, sizi kendisiyle sakındırır."[13]

    "Bugün (kıyamet günü) her bir nefis, kendi kazandığıyla karşılık  görür. Bugün zulüm yoktur." [14]

    İşte bu apaçık kesin ayetler, cebir ve cebre inananları açık bir şekilde reddetmektedir. Kur’ân'da buna benzer çok ayetler vardır; ama konunun fazla uzamaması için onlardan, sadece bir bölümünü zikrettik. Tevfik Allah'tandır.

    İmam Sadık  aleyhi’s-selâm’ın  batıl  bildiği ve ona inanan ve ona uyanları kusurlu gördüğü tefviz meslesi de şu kimsenin sözüdür ki:

    ''Allah-u Teâla, kendi emir ve nehyi ile işledikleri amelleri kullara devretmiş ve onları kendi iradesine bırakmıştır.'' Böyle bir sözün açıklanmasını ve üzerinde dikkatle durulmasını isteyen kimseler için, Hz. Peygamber’in Ehl-i Beytin'den olan hidayete ermiş imamların açıkladığı dakik bir nükte vardır: Onlar bu konuda şöyle buyurmuşlardır: "Eğer Allah, gerçekten teklif işini halka bırakmış olsaydı o zaman Allah'ın, halkın seçtiği her şeye rıza göstermesi ve neticede Allah’ın mükâfatına layık olmaları ve yaptıkları hiç bir cinayetten dolayı cezalandırılmamaları gerekirdi.”

    Bu söz gerçekte şu iki anlamı içermektedir: Ya kullar Allah'a isyan edip kendi akide ve fikirlerini istesede istemesede zorla O’na kabul ettirmişlerdir; böyle bir iş Allah'ın kudretinin zaafı ve gevşekliğini gerektirir veya şu anlamı içerir ki: Allah-u Teâla'nın onları, istesinler veya istemesinler kendi emir ve nehiylerine itaat etmeleri için mecbur kılacak bir gücü yoktur, bu yüzden de emir ve yasaklarını ve bunların uygulanmasını onların kendi isteğine bırakmıştır; yani Allah, onları kendi iradesine itaat ettirmekten aciz olduğundan dolayı iman ve küfrü seçmekte onları yetki sahibi ve muhtar kılmıştır.

    Bu mezhebin misali şuna benzer ki, bir adam kendisine hizmet edecek, efendilik makamını tanıyacak, emir ve nehyine uyacak bir köle alıyor, kölenin efendisi, köleye sahip ve muktedir olduğunu iddia ediyor; sonra da köleye emir ve nehiyde bulunuyor, itaatına karşı büyük sevap, muhalefetine karşı da elemli azaplar vaad ediyor. Fakat köle, efendisinin iradesine karşı çıkıyor, onun kasdettiği emir ve nehyini yerine getirmiyor, onun hiç bir emir ve nehyine itina göstermiyor, serkeşçe kendi dilediğini yapıyor. Efendisi ise emir ve nehyini ona yaptırmağa güç yetiremediğinden dolayı emir ve nehiy yetkisini ona bırakıyor, onun yaptığı her amele, kendi isteğine aykırı olsa da razı oluyor; onu bir işin peşine gönderiyor, yapacağı ameli de ona belirliyor, (fakat) köle kendi dilediğini yapıyor, geri döndüğünde de efendisi onun emrettiği şeye aykırı amel yaptığını görünce şöyle diyor: Niçin emrettiğim şeye aykırı davrandın? Köle de ona: Sen kendin işleri bana bıraktın, ben de kendi dilediğim şeyi yaptım. Yetki sahibiyim ve yetki sahibi alıkonulmaz, (ve kınanılmaz) diyor.

    Öyleyse bu delile göre tefviz de muhaldir.

    Bu yüzden mesele, şu iki şeyden birisi değil midir?

    a-) Ya efendi kölenin iradesi değil, kendi iradesi üzerine köleyi, emir ve yasaklarına itaat ettirmek gücüne sahiptir ve onu, emir ve nehyettiği şey oranında bir güce sahip kılıyor, bir  şey hakkında emir ve nehiy de bulunduğunda sevap ve cezasını ona bildiriyor ve köleye hüccetini (delilini) tamamlamak, adalet ve insaf kapsamında yer vermek ve emir ve nehyinden, teşvik ve tehdidinden dolayı ona vermiş olduğu gücün kaynağını göstermek için ona mükâfat ve cezayı belirterek, itaat ettiğinde mükâfatlandırılacağı ve alıkoyduğu şeyden de kaçınmadığı takdirde cezalandırılacağına dair hem tehdit ve hem de teşvik ediyor. (Elbette ki bu farza göre tefviz batıldır ve iş her yönden efendinin elinde olur.)

    b-) Veya efendisi aciz ve güçsüzdür; bu sebeple de işi kölesine bırakıyor, ister iyi iş yapsın ister kötü, ister itaat etsin ister isyan. Zira onu cezalandırmaktan ve onu emrine itaat ettirmekten acizdir.[15] Böyle bir zaaf isbatlandığında, kudret ve ilahlık iddiası da yok olduğu gibi, bütün emir ve nehiy, sevap ve ikab (cezalandırma) meselesi de batıl olur; bu söz ise Kur’ân'a ters düşmektedir. Zira Allah-u Teâla Kur’ân'da buyuruyor:

    "Allah, kulları için küfre rıza göstermez ve şükrederseniz sizden razı olur.” [16]

    "Ey inananlar, Allah'dan nasıl sakınmak gerekiyorsa öyle (O’na yaraşır biçimde) sakının ve ancak müslümanlar olarak ölün." [17]

    "Ben, cinleri de, insanları da, yalnızca bana ibadet etsinler diye yarattım. Onlardan ne bir rızık istiyorum ve ne de beni doyurmalarını istiyorum.”[18]

    Yine başka bir ayette şöyle buyurmaktadır:

     "Allah'a ibadet edin ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın." [19]

    "Ey iman edenler, Allah'a ve Resulüne itaat edin, O'nun ayet ve kelimelerini işittiğiniz halde O'ndan yüz çevirmeyin." [20]

    O halde kim Allah-u Teâla'nın, emir ve nehyini kullarına havale ettiğini sanırsa, Allah'a acizlik isnadında bulunmuştur. O'nu halkın yaptığı her hayır ve şerri kabul etmeye mecbur kılmıştır. Böylece Allah'ın bütün işleri kullara bıraktığını sandığından Allah'ın emir ve nehyini, müjde ve tehdidini,  batıl saymıştır. Çünkü işlerin yetkisi kendisine bırakılan kimse, istediği her şeyi yapar, dilerse küfrü, dilerse imanı seçer ve bu işlerden dolayı sorumlu tutulmaz. Dolayısıyla, her kim bu anlamdaki tefvize inanırsa; Allah’ın bütün teşvik, tehdid, emir ve nehiylerini batıl bilmiştir ve bu kimse şu ayetin kapsamına girer:

    "Siz kitabın bir kısmına inanıyor, bir kısmına inanmıyor musunuz? Sizden böyle yapanların cezası, dünya hayatında aşağılanmak; kıyamet gününde de azabın en şiddetli olanına uğratılmaktır. Allah yapmakta olduklarınızdan gafil değildir.” [21]

    Allah tefviz ehlinin inandıkları (ve dedikleri) şeylerden çok yücedir.

    Bizim akidemize gelince biz şöyle diyoruz:

    Allah-u Teâla, halkı kendi kudretiyle yaratmıştır ve kulluk etme gücünü de onlara vermiştir. Sonra kendi iradesiyle onlara emir ve nehiyde bulunmuştur. Emrine itaat etmeyi onlardan kabul etmiş ve razı olmuştur. Ve onları kendisine karşı günah işlemekten nehyetmiş, isyan edeni kınamış ve buna karşı da onlara ceza vaad etmiştir. Emir ve nehiy yetkisi Allah'a mahsustur, istediği şeyi emreder, istemediğini de nehyeder ve kullarına, emrine uymak ve nehyettiği şeyden kaçmak için verdiği güç ve kudret oranında ceza verir. O'nun adalet, insaf ve yetkin hikmeti açıktır; böylece maze-retleri giderip önceden korkutarak halkın delillerini (bahanelerini) çürütür.

    Peygamberleri seçmek O'na mahsustur. Kullarından risaletini ulaştırmak ve onlara hüccetini (delilini) tamamlamak için istediği kimseyi seçer. Muhammmed salla’llâhu aleyhi ve alih’i seçti ve onu kendi risaletiyle kullarına gönderdi. Kavminden kâfir olanların bazıları, haset ve kibirlerinden dolayı şöyle dediler:

    "Bu Kur’ân iki şehir (Mekke ve Taif)den  birinin büyük bir adamına indirilmeli değil miydi?” [22]

    Onların bu sözden kasıtları Ümeyye ibn-i Ebu Salt [23] ve Ebu Mes'ud-i Sekafi [24] idi. Derken, Allah-u Teâla onların seçimini batıl bilmiş ve görüşlerini geçerli saymayarak şöyle buyurmuştur:

    "Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırmaktadırlar? Dünya hayatında onların geçimlerini aralarında biz paylaştırdık ve onlardan bir kısmı diğer bir kısmını teshir etmesi (onlara iş gördürüp, görev ve sorumluluk yüklemesi) için bazılarını derece bakımından bazılarından üstün ettik ve Rabbinin rahmeti, onların topladıkları şeylerden daha hayırlıdır." [25]

    İşte bunun için işlerden istediğini seçti, istemediğini de nehyetti. Kim itaat ederse, ona sevap verir; kim isyan ederse, onu cezalandırır. Eğer Allah işlerin yetkisini kullara bırakmış olsaydı, o zaman Kureyş'in seçtiği, Ümeyye b. Ebu Salt ve Ebu Mes'ud-i Sekafi'yi de kabul etmesi gerekirdi. Çünkü onların nazarında bu iki şahıs Hz. Muhammmed salla’llâhu aleyhi ve alih’den daha üstündüler.

    Allah-u Teâla, mü’minleri şu ayetle: "Allah ve Resulü, bir işe hükmettiği zaman mü’min olan bir erkek ve mü’min olan bir kadın için kendi işlerinde seçim hakları yoktur.” [26] İrşad ettiğinde onlara istedikleri gibi seçme izni vermedi ve Peygamber vesilesiyle ilan edilen emirlere uymak ve nehiylerden kaçınmak dışında onlardan hiç bir şeyi kabul etmedi. Öyleyse kim O'na itaat ederse doğru yolu bulur ve kim isyan ederse sapıklık ve azgınlığa düşer ve emrine uymak ve nehyettiği şeyden kaçınmak için verdiği güçten dolayı hüccet ona tamamlanmış olur. Bu yüzden Allah onu, sevaptan mahrum kılararak ona azap gönderir.

    Bu görüş, o iki akidenin hadd-ı vasatıdır; yani ne cebirdir, ne de tefviz. İşte bu görüş Emir-ül Mü’minin Ali aleyhi’s-selâm’ın Abaye ibn-i Rıb’i el Esedi'ye buyurduğu sözün aynısıdır. A'baye, Emir-ül Mü’minin Ali aleyhi’s-selâm’dan, kendisiyle oturup kalkılan ve işler yapılan istitaat [27] hakkında soru sorduğunda Hz. Ali ona şöyle buyurdu:

    "İstitaat hakkında soru sordun; acaba sen ona, Allah'ın müdahelesi olmaksızın mı sahipsin, yoksa ona her ikiniz de mi sahipsiniz?"

    Abaye susup kaldı.

    Hz. Ali yine ona:

    "Ey Abaye, söyle bakalım." buyurdu.

    Abaye: “Ne söyleyeyim?” dedi.

    Hz. Ali:"Eğer ona her ikinizin de sahip olduğunu söylersen, seni öldürürüm (zira bu akide şirktir); eğer, Allah'ın hiç bir müdahelesi olmaksızın senin malik olduğunu dersen yine seni öldürürüm." (çünkü bu küfürdür.)

    Abaye:

    "Ey Emir-el Mü’minin, öyleyse ne söyliyeyim?" dediğinde.

    Ali aleyhi’s-selâm;

    "Sensiz ona sahip olan Allah’ın mülkiyetiyle ona malik olduğunu söyle." buyurdular. Eğer onu sana verirse O'nun tarafından bir bağıştır, vermediğinde de O'nun tarafından bir beladır. Seni malik kıldığı her şeye O maliktir ve seni kadir kıldığı her şeye yine O kadirdir. İnsanların: "La havle ve la kuvvete illa billah" dediklerinde Allah’tan havl-u kuvvet istediklerini duymamış mısın?

    Abaye: "Ey Emir-el Mü’minin, bu cümlenin tefsiri nedir?" diye sordu.

    Hz. Ali şöyle buyurdu:

    Allah'a isyan etmekten kaçınmak, Allah'ın koruması (yardımı) olmaksızın imkansızdır. Allah'a itaat etmekte de O'nun yardımı olmaksızın bir gücümüz yoktur."

    Bu sırada Abaye yerinden sıçrayıp Hz. Ali’nin el ve ayağını öptü.

    Yine Emir-ül Mü’minin Ali aleyhi’s-selâm’dan şöyle bir rivayet nakledilmiştir:

    Necde isminde  bir  şahıs,  huzuruna  varıp kendisinden Allah'ı tanıma hakkında şöyle bir soru sordu: "Ey Emir-el Mü’minin, Rabbini nasıl tanıdın?"

    İmam aleyhi’s-selâm:

    "Bana bağışladığı ayırt etme gücü ve bana kılavuzluk eden akıl vasıtasıyla tanıdım." buyurdu.

    Necde: "Acaba sen bu tabiat üzere mi yaratıldın?" diye sordu.

    İmam aleyhi’s-selâm:

    "Eğer böyle yaratılmış olsaydım, o zaman ne  bir  iyiliğe  karşı övülür ve ne de bir kötülüğe karşı kınanırdım; hatta iyilik yapan kötülük yapandan, kınanmaya daha layık olurdu. (çünkü iyi iş yapan  o işi severek değil de zorla yapmış olurdu.) İşte bundan anladım ki, Allah Kaim ve Bakî'dir, O'nun haricindeki bütün şeyler, sonradan meydana çıkan, değişen ve zâil olandır. Hiç bir zaman ebedi ve baki olan, zail olan ve sonradan meydana çıkan şeyler gibi değildir."

    Necde: "Ey Emir-el Mü’minin, sizi hekim bir kişi görüyorum." dedi.

    İmam aleyhi’s-selâm:

    "Ben ihtiyar sahibi bir kişiyim; dolayısıyla iyilik yapmak yerine kötülük yapacak olursam, buna karşılık cezaya uğrarım." buyurdular.

    Yine Hz. Ali aleyhi’s-selâm'dan şöyle bir rivayet nakledilmiştir: "İmam aleyhi’s-selâm Şam (Sıffîn savaşın)dan döndükten sonra yaşlı bir adam kendilerine: "Ya Emir-el Mü’minin, bizim Şam'a olan hareketimiz, Allah'ın kaza ve kaderiyle miydi?” diye sordu.

    Hz. Ali şöyle dedi:

    "Evet, ey şeyh, Allah'ın kaza ve kaderi olmaksızın hiç bir dereden yukarı çıkmadınız ve hiç bir tepeden de aşağı inmediniz."

    Yaşlı adam, Hz. Ali'ye: "Ey Emir-el Mü’minin, demek çektiğim zahmetler Allah'ın takdiriyle imiş" dedi.

    Hz. Ali :

    "Sus'' dedi ''Allah-u Teâla sizin sevap ve mükâfatınızı, gittiğiniz zaman gidişinizde, durduğunuz zaman duruşunuzda ve döndüğünüz zaman dönüşünüzde,  hareket halinde, ikamet ettiğiniz menzilde ve döndüğünüz yolda çok fazla kılmıştır. Yaptığınız hiç bir işe zorlanmadınız ve mecbur kılınmadınız. Güya sen bunun kesin bir kaza ve kaçınılmaz bir kader olduğunu sandın. Eğer (durum) böyle olsaydı; o zaman sevap ve ceza, müjde ve korkutmanın bir anlamı kalmazdı ve hiç bir işten ötürü o işi yapan sorumlu tutulamazdı. (Yani bir adam bir işi yaptığında artık ondan sorumlu olmazdı; her şey Allah'a isnad edilirdi.) Bu söz puta tapan ve şeytana uyanların sözüdür. Allah-u Teâla halka, ihtiyarla (iradeyle) amel etmelerini emrettiği gibi azaptan korkmaları için de onları nehyetmiştir. Ne bir kimse O'na itaat etmek için zorlanır ve ne de O'na isyan etmekle O mağlup düşürülür. Gökleri, yeri ve onların arasındakileri boşuna yaratmamıştır. Bu kâfir olan (Allah'ı inkâr eden) kimselerin düşüncesidir. Öyleyse kâfir olanlara, Cehennem ateşinden dolayı yazıklar olsun."

    Bu sırada ihtiyar adam ayağa kalkıp, Emir-ül Mü’minin Ali aleyhi’s-selâm’ın başını öperek şu içerikte bir şiiri okudu:

    Sen öyle bir imamsın ki sana itaat etmekle,

    Kurtuluş günü, Rahman Allah’tan mağfiret bekliyoruz.

    Dinimizde şüpheye düştüğümüz şeyleri sen bize açıkladın.

    Rabbin, bizden taraf seni Cennet'le mükâfatlandırsın.

    Şimdi artık zulüm ve isyan olarak yaptığım

    Çirkin işler için bir mazeret yeri kalmadı.

    Görüldüğü üzere Hz. Emir-ül Mü’minin Ali aleyhi’s-selâm halkı, Kur'an’a uymaya, cebir ve tefvizi reddetmeye yönlendirmiştir. Çünkü cebir ve tefvize inanmış olan, batıla, küfre ve Kur’ân'ı tekzip etmeye yönelmiş olur.

    Dalalet ve küfürden Allah'a sığınıyorum. Biz ne cebre inanı-yoruz, ne de tefvize; biz, Kur’ân'ın tanıklık ettiği ve Peygamber'in Ehl-i Beytinden olan hidayet imamlarının da inandığı akide üzere bu ikisinin arasında yer alan hadd-ı vasata inanıyoruz; o hadd-ı vasat da Allah'ın bize verdiği güç ve kabiliyete dayalı olan imtihan ve sınamaktır. Allah-u Teâla bizi bu verdiği kudretle,  kendisine kul etmiştir.

    Kudret ve istitaatle (güç ve yetenekle) imtihan edilmenin misali, kölesi ve çok malı olan bir adamın misaline benzer ki işin akıbe-tinden haberdar olduğu halde kölelerini sınamak ister ve malından bir kısmını onların yetkisine bırakır, masraf edilecek yerleri onlara gösterir ve onlara, o malı harcanması gereken yerlerde harcamalarını emreder. Yine onları, o malı harcanmasını sevmediği yerlerde harcamaktan da nehyeder. Malın ise her iki yönde harcanması mümkündür. Kölelerden biri malı, efendisinin emrettiği ve razı olduğu yerde harcar; diğeri ise efendisinin nehyettiği ve hoşlanmadığı bir yerde harcar. Efendi (maksadına ulaşmak için) köleleri imtihan evine yerleştirir ve o evin onlar için ebedi yer olmadığını ve onun bundan başka bir evi olduğunu ve yakında o eve gideceklerini; orada sevap ve cezanın artık ebedi olacağını onlara bildirir. Bu durumda eğer köle, efendisinin verdiği malı onun emrettiği şekilde harcamış olursa, ona vaad ettiği ebedi sevabı, gideceğini bildirdiği öbür evde ona verecektir. Ama, malı efendisinin nehyettiği yerlerde harcamış olursa o zaman da onu, ebedi evde daimi cezaya çarptırır. Efendi, imtihan evinde ikamet için de belirli bir zaman tayin ettiğinden, o zaman dolduğunda hem mal başkasının eline geçer, hem de diğer bir köle, bu kölenin yerini alır. Oysa, efendinin mala ve köleye olan malikiyeti daimidir. (Hiç bir zaman köle ve malın yetkisi onun elinden çıkmaz.) Fakat  bu ilk  evde oturma müddeti dolmadıkça bu malı ondan almayacağına söz vermiştir. Çünkü adalet, vefa, insaf ve hikmet bu efendinin vasıflarındandır. Bu durumda eğer köle, malı harcanması gereken yerde harcarsa, efendinin, vaad ettiği sevaba vefa etmesi, ona lütufta bulunması ve bâki yurtta onu daimi bir nimetle mükâfatlandırması gerekli değil midir? Yine eğer köle, efendisinin ona temlik ettiği malı, şu ilk evde yaşadığı günlerde nehyedilen yerlerde harcayarak efendisinin emrine aykırı davranırsa, o zaman efendisinin onu önceden korkuttuğu, daimi azapla cezalandırmasını hak eder.

    Bu durumda onu cezalandırırsa ona zulüm etmiş olmaz. Çünkü önceden her şeyi ona bildirmiştir ve onu gelecekten  de haberdar kılmıştır. Onun, vaad ettiği müjde ve tehdidinin gerçekleşmesi de gerekir. Zaten kadir ve egemen olan bir efendi böyle olmalıdır.

    (Bu misalde geçen) Efendi, Allah-u Teâla'dır. Köle ise, yaratılmış insanoğludur. Mal, Allah'ın (ona verdiği) geniş kudretidir. İmtihan, hikmet ve kudreti izhar etmesidir. Fani yurt, dünyadır. Efendinin ona malikiyetini bağışladığı mal, Allah’ın insan oğluna verdiği güçtür. Allah'ın, malın (güçlerin) harcanmasını emrettiği yerler, peygamberlere itaat ve Allah’tan getirdikleri şeyleri kabul etmektir. Nehyedilen şeyler, şeytanın yollarıdır. Vaadi ise, daimi nimet olan cennettir. Fani olan yurt, dünyadır. Bâki kalınacak olan son ev ise ahiret yurdudur. Cebir ve tefviz arasındaki kavl (yol), Allah'ın kula verdiği kudret, güç ve yetenek vesilesiyle olan imtihan ve sınamasıdır.

    Bunun  izahı ise,  (Allah'ın  verdiği)  bütün  faziletleri içeren İmam Sadık aleyhi’s-selâm’ın buyurmuş olduğu (ileride zikredeceğimiz) beş özelliktedir. Ben, Allah'ın izniyle Kur’ân'dan olan şahid ve beyanlarla o beş özelliği açıklıyacağım.

    • BEDENİN SIHHATLİ OLUŞU
  • İmam Sadık aleyhi’s-selâm’ın bu sözünün manası, insanın vücudunun ve duyu organlarının mükemmel oluşu, aklın ve ayırt edebilme gücünün sebatı ve dilin de konuşma kabiliyetinin olmasından ibarettir. Allah-u Teâla bu konuda şöyle buyurmuştur:
  • "Andolsun ki biz, Adem oğullarını yücelttik; onları karada ve denizde (çeşitli araçlarla) taşıdık, onları, tertemiz şeylerle rızıklardırdık ve onları yarattıklarımızın çoğundan bir üstünlükle üstün kıldık” [28]

    Allah-u  Teâla bu ayetinde Adem oğullarını, otlayan, yırtıcı ve suda yaşayan hayvanlardan oluşan diğer yaratıklarına, kuşlara ve duyu organlarının idrak ettiği her hareket eden şeye, ayırt etme gücü, akıl ve konuşma kudreti ile üstün kıldığını haber vermiştir. Nitekim Kur’an-ı Kerim'de şöyle buyurulmaktadır:

    "Doğrusu biz insanı, en güzel bir biçimde yarattık." [29]

    "Ey insan, üstün kerem sahibi olan Rabbine karşı, seni aldatıp-yanıltan nedir? Öylesine Rabb ki seni yarattı, sana düzen içinde bir biçim verdi, seni düzgün bir hale getirdi. Dilediği bir surette de seni tertip etti.”[30]

    Bunlara benzer ayetler çoktur.

    Öyleyse, Allah'ın insana verdiği ilk nimet, aklın sıhhatidir ve diğer varlıkların çoğundan üstün oluşu da aklın kemali ve açık bir beyan gücüne sahip olması hasebiyledir. Çünkü yer yüzünde hareket sahibi olan her varlık, duygu ve idrakleriyle ayakta duruyor ve tekamüle erişiyor. Böylece Allah-u Teâla, Adem oğullarını, duyu organlarıyla idrak edilen diğer varlıklarda mevcud olmayan konuşma gücüyle üstün kılmıştır. İşte bu konuşma gücünden dolayı Allah-u Teâla Adem oğullarını diğer mahlukata egemen kılmıştır, öyle ki insan emir ve nehyediyor, diğer varlıklar da onun emir ve nehyine tabi oluyorlar.

    Nitekim Allah-u Teâla, Kur’ân-ı Kerim'de şöyle buyurmaktadır:

    "Sizi doğru yola sevketmesine karşılık, Allah'ı büyük bilmeniz için onları (hayvanları) boyun eğdirdi".[31]

    "Denizi de sizin emrinize veren O'dur, ondan çıkan tap taze balıkları yemektesiniz ve giyiminizde ondan süs eşyaları çıkarıp giymektesiniz." [32]

    "Hayvanları da sizin için yarattı, onlarda ısınma ve yararlar vardır ve onlardan yemektesiniz. Akşamleyin otlaktan getirir, sabahleyin otlağa götürürken de onlarda sizin için bir güzellik vardır (zevk alırsınız onlardan). Ancak zorluklara katlanarak varabileceğiniz şehirlere de yüklerinizi taşırlar." [33]

    İşte Allah-u Teâla insana, uyumlu bir yaratılış, konuşma kabiliyeti ve iyiyi kötüden ayırt edebilme yeteneğini ve mükellef kıldığı şeyi yerine getirme gücünü verdikten sonra onu kendine itaat edip emrine uymaya davet ederek şöyle buyurmuştur:

    "Öyleyse gücünüz yettiği kadar Allah’tan korkup-sakının, dinleyin ve itaat edin" [34]

    Allah hiç kimseyi gücünün yettiğinden fazla bir şeyle mükellef kılmaz." [35]

    "Allah hiç kimseyi verdiği miktardan daha fazla bir şeyle mükellef kılmaz." [36]

    Bunlara benzer diğer birçok ayetler de mevcuttur. Demek ki Allah-u Teâla, kulun duyu organlarından birini ondan aldığında, o duyu organına ait olan sorumluluğu da ondan kaldırılır. İşte bunun için buyurmuştur ki:

    "Kör olana vebal yoktur, topal olana vebal yoktur..." [37]

    Bu sıfatlar bulunan kimselerden, cihat ve bu organlarla yapılabilen bütün vazifeler kaldırılmıştır. Hac ve zekâtı da, mali gücü olan kimseye, ona vermiş olduğu güçten dolayı farz kılmıştır ve fakir kimseye hac ve zekâtı farz kılmamıştır. Bundan dolayı buyurmuş ki:

    "Ona (Ka'be'ye) bir yol bulup güç yetirenlerin gidip o evi ziyaret ederek haccetmesi Allah'ın insanlar üzerindeki hakkıdır." [38]

    Allah-u Teâla zıhâr [39] hakkında da şöyle buyurmuştur:

    "Karılarına zıharda bulunanlar, sonra da dediklerinden dönenlerin karılarıyla temas etmeden önce bir köleyi özgürlüğüne kavuşturmaları gerekir... Ancak buna imkan bulmayanlar için de birbirleriyle temas etmeden önce, kesintisiz iki ay oruç tutma var; buna da güç yetiremeyenler altmış yoksulu doyursun." [40]

    Bunların hepsi, Allah-u Teâlan'nın kulunu, verdiği güçden daha fazla bir şeyle sorumlu tutmadığına delildir. İşte bu, hilkatin (bedenin) sıhhatidir.

    • YOLUN AÇIK OLMASI
  • Yolun açıklığından maksat, Allah'ın emriyle amel etmekten insanı alıkoyacak bir engelin olmamasıdır. Allah-u Teâla Kur’ân'da, çaresiz olan ve bir yol bulamayan (Mekke'den hicret etmeye güçleri olmayan) mağlup düşürülmüş kimseler hakkında şöyle buyurmaktadır:
  • "Ancak yurtlarından göçmek için bir hile, bir yol bulamayan müstaz'af erkekler, kadınlar ve çocuklar bu hükümden müstesna." [41]

    Bunun için Allah-u Teâla, Kur’an-ı Kerim’de bir çaresi olmayan mustaz'aflara (el altında kalmış acizlere) kalpleri imanla güvenli olduğu takdirde hiç bir itirazın olmadığını açıklamıştır.

    • ZAMANIN YETERLİ OLMASI
  • Yeterli zamanın olmasından maksat, insanın, Allah'ı tanımanın kendisine farz olduğu vakitten ölene kadar geçirdiği ömrüdür; yani iyiyi kötüden ayırt etme gücünü elde edip baliğ olduğu vakitten tâ ölüm zamanına kadar olan süredir. Öyleyse kim hakkı aramaya koyulur, ama kemale erişemeden ölürse hayır üzere ölmüştür. Nitekim Allah-u Teâla şöyle buyurmuştur:
  • "Allah ve Resulüne doğru hicret etmek üzere evinden çıkan, sonra kendisine ölüm gelip çatan kişinin ecri, (mükâfatı) kuşkusuz Allah'a aittir." [42]

    Bu adam yeterli vaktin verilmemesi nedeniyle Allah'ın düsturlarına tam olarak amel etmeye muvaffak olmazsa bile mükâfatını alacaktır. Yine Allah-u Teâla, baliğ olmayanlara haram  kılmadığı bazı şeyleri, baliğ olanlara haram kılmıştır. Bu konuda şöyle buyuruyor:

    "İnanan kadınlara söyle: Gözlerini haramdan sakındırsınlar, ırzlarını korusunlar... süslerini kocalarından... ya da kadınların henüz mahrem yerlerini tanımayan çocuklardan başkasına göstermesinler." [43]

    Böylece kadınları, ziynetlerini çocuklara göstermekten men etmemiştir, dolayısıyla (baliğ olanlar için geçerli olan) hükümler çocuklar hakkında geçerli değildir.

    • AZIĞIN OLMASI
  • Azık yani malî kudret ve ilahî vazifeyi yapmada kulun ihtiyaç duyduğu yeterli yiyecek.
  • Nitekim Allah-u Teâla konuyla ilgili olarak Kur’ân'da şöyle buyurmuştur:

    "(Allah'a ve Resülüne karşı içten bağlı kalıp hayra çağıranlar oldukları sürece, şüphesiz infak etmek için bir şey bulamayanlara, hiç bir sorumluluk yoktur.) İyilik edenlerin aleyhinde de bir söz yoktur." [44]

    Allah-u Teâla’nın infak etmeye bir şey bulamayanların özrünü kabul ettiğini, hac, cihad vb. şeyler için azığı ve bineği olan kimseleri de mazur görmediğini görmüyor musun? Böylece fakirleri de (zekât konusunda) muaf kılmıştır ve zenginlerin mallarında onlar için bir hak belirlemiş ve şöyle buyurmuştur:

    "(Sadakalar) kendilerini Allah yolunda adayan fakirler içindir ki, onlar yeryüzünde dolaşmaya güç yetiremezler." [45]

    Böylece onların, mali vecibelerden muaf kılınmasını emredip güçleri yetmediği ve malik olmadıkları şeyler için hazırlanmayı da onlardan istememiştir.

    • İNSANI İŞE YÖNELTEN SEBEBİN VAROLMASI
  • O insanı her işe sevkeden niyyetten ibarettir. Ona ait olan duyu organı ise kalptir. Öyleyse kim kalbinin inanmadığı bir din üze-reyken bir ameli yaparsa, Allah onun o amelini ondan kabul etmez. İşte bunun için, Allah-u Teâla münafıklar hakkında şöyle buyurmuştur:
  • "Kalplerinde olmayanları ağızlarıyla söylüyorlar, Allah onların gizli tuttuklarını daha iyi bilir." [46]

    Daha sonra mü’minleri kınamak için şu ayeti Peygamber'e indirdi:

    "Ey iman edenler, yapmadığınız şeyi neden söylüyorsunuz?" [47]

    Dolayısıyla, kişi bir söz söylediğinde kalbi söylediğine inanırsa niyeti onu, ameliyle sözünü tasdik etmeye zorlar; sözüne inanmadığında ise niyeti onu amele sevketmez. Hatta insan, bir engel dolayısıyla (zahirde) akidesine  aykırı bir  iş yapacak olursa bile Allah onun doğru niyetini kabul eder.

    Nitekim Allah-u Teâla, (Ammar-ı Yasir. hakkında) şöyle buyurmuştur:

    "Kalbi imanla tatmin bulmuş olduğu halde baskı altında zorlanarak (zahirde) küfre düşen kimse hariç...”[48]

    Yine (kasıtsız ve iradesiz) yemin etme hakkında da şöyle buyurmuştur:

    “Allah, sizi yeminlerinizdeki rastgele söylemelerinizden, boş sözlerden dolayı sorumlu tutmaz." [49]

    Öyleyse Kur’ân ve Peygamber’in hadisleri, kalbin bütün duyu organlarına malik olduğuna ve bu organların işlerini doğrulama gücüne sahip bulunduğuna, kalbin doğruladığı şeyi hiç bir organın iptal edemeyeceğine delalet etmektedir.

    İşte bunlar İmam Sadık aleyhi’s-selâm’ın buyurduğu beş örneğin izahıdır. Bunlar, cebir ve tefvizin arasında yer alan hadd-i vasatı içermektedir. Eğer bu beş örnek insanın vücudunda toplanmış olursa, Allah ve Resul’ünün buyurduğu bütün şeyleri yapması gerekir (artık onları terketmeye hiç bir özrü kalmaz). Eğer onlardan bir tanesi noksan olursa, o noksanlık oranında vazifeleri de azalır.

    İnsanların, iki kavlin arasını (hadd-ı vasat akidesini) içeren istitaat vesilesiyle imtihan olunduklarına dair Kur’â’nî şahitler çoktur. O ayetlerden bazıları şunlardan ibarettir:

    "Andolsun ki biz, sizden mücahid olanlarla, sabredenleri bilinceye (belli edip ortaya çıkarıncaya) kadar sizi deneyeceğiz ve haberlerinizi de sınıyacağız (açıklayacağız).” [50]

    "Ayetlerimizi yalanlayanları, yakında hiç anlamayacakları bir yönden derece derece helaka yaklaştıracağız." [51]

    "Elif lâm mîm. İnsanlar, (yalnızca) iman ettik diyerek denenmeden bırakılıverileceklerini mi sandılar?" [52]

    Sınamak manasına gelen "fitneler" hakkında da şöyle buyurmuştur:

    "And olsun ki biz, Süleyman'ı sınadık." [53]

    Hz. Musa'nın kıssasında da şöyle buyurmuştur: "Şüphe yok ki biz, senden sonra kavmini sınadık. Samiri, onları şaşırtıp-saptırdı.”[54]

    Yine Hz. Musa aleyhi’s-selâm’ın Allah'a: "Rabbim,... o senin fitnenden (sınamandan) başka bir şey değildir." [55] demesi buna bir örnektir.

    İşte ayetler bunlardır, birbiriyle kıyaslanırlar ve birbirlerine tanıklık ederler.

    İmtihan ve sınamak manasına gelen belva kelimesini içeren ayetlerine gelince şunlardan ibarettir: Allah Teâla buyuruyor ki:

    "Ancak, size verdikleriyle sizi sınamak istedi." [56]

    "Sonra (Allah) sizi sınamak için, sizi onlardan geri çevirdi." [57]

    "Biz o bahçe sahiplerini sınadığımız gibi, bunları da sınadık." [58]

    "O amel (davranış ve eylem) bakımından hanginizin daha iyi ve güzel olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı." [59]

    "Hani Rabbi, İbrahim'i birtakım kelimelerle sınadı." [60]

    "Allah dileseydi elbette onlardan intikam alırdı; fakat (savaş) sizleri birbirinizle sınaması içindir.”[61]

    Kur’ân'da "belva" lafzıyla geçen bütün ayetlerin örneği, üsteki mezkur ayetlerden ibarettir. Bunların hepsi sınamak manasınadır ve bunlara benzer ayetler Kur’ân'da çoktur. Bu ayetler, imtihan ve sınamayı isbatlamaktadır. Allah-u Teâla, halkı abes olarak yaratmamıştır; onları kendi başlarına da bırakmamıştır, hikmetine oyun karıştırmamıştır. Nitekim kendisi şöyle buyurmaktadır:

    "Bizim sizi boş bir amaç uğruna yarattığımızı mı sandınız?" [62]

    Eğer bir adam: "Allah-u Teâla, kulların durumunu bilmediğinden mi onları sınıyor?" derse, şöyle deriz:

    Hayır, öyle değildir. Allah-u Teâla, kulun amelinden önce bile onun ne yapacağını bilmektedir.

    Nitekim (cehennem ehli hakkında) şöyle buyurmuştur:

    "Geriye döndürülseler bile nehyedildikleri şeylere şüphesiz yine döneceklerdir." [63]

    Onları sınamaktan maksat, adaletini onlara bildirmek ve ancak amelden sonra ve delil üzere onlara azap etmektir.

    Nitekim şöyle buyurmuştur:

    "Eğer biz onları bundan önceki bir azapla helak etmiş olsaydık şüphesiz diyeceklerdi ki: Rabbimiz, bize bir elçi gönderseydin de, küçülmeden ve aşağılanmadan önce senin ayetlerine tabi olsaydık." [64]

    Yine buyurmuştur ki:

    "Biz bir peygamber göndermekdikçe (hiç bir toplumu) azaplandırıcı değiliz." [65]

    Ve (peygamberler hakkında da) şöyle buyurmuştur:

    “Peygamberler, müjdeciler ve uyarıcı-korkutucular olarak gönderildi.”[66]

    Netice olarak, Allah-u Teâla, kulları onlara verdiği kudret vasıtasıyla sınıyor. İşte bu, cebir ve tefviz arasındaki orta yol olan akidedir. Kur’ân ve Peygamber'in Ehl-i Beyt'inden olan imamlar da bunu buyurmuşlardır.

    Bu ayet: "Allah dilediğini hidayet eder, dilediğini sapıklığa düşürür." ve buna benzer ayetler hangi söze delildir? (Cebir mezhebini te'yid etmiyor mu?) derseler, cevaben şöyle deriz:

    Bu çeşit ayetlerin hepsi iki şekilde mana edilebilir; O manalardan biri şudur: Bu ayetler, Allah'ın kudretinden haber vermektedirler. Yani Allah-u Teâla, istediğini hidayet etmeye ve istediğini sapıklığa düşürmeye kadirdir. Ama eğer onları hidayet veya sapıklığa mecbur kılarsa, mektupta izah ettiğimiz gibi artık onlara sevap ve ceza gerekli olmaz.

    O manalardan diğeri ise şudur: Allah'ın hidayeti, doğru yolu göstermek anlamını taşır. Nitekim Kur’ân'da şöyle buyurmuştur:

    "Semud'a da gelince, biz onları hidayet ettik." (Yani onlara doğru yol gösterdik) "Fakat onlar körlüğü, hidayete tercih ettiler."[67]

    Zira, eğer onları cebren hidayet etseydi o zaman sapıklığa düşmeye kudretleri olmazdı. Gördüğümüz müteşabih ayetleri, sarılmaya emrolunduğumuz muhkem ayetlere hüccet kılamayız. Allah-u Teâla Kur’ân'da buyurmuştur ki: "Ondan kitabın temeli olan bir kısım ayetler muhkemdir (manası açıktır); diğerleri de müteşabihdir. Kalplerinde eğrilik olanlar, fitne (ve karışıklık) çıkarmak ve onları te'vil etmek (olmadık yorumlar yapmak) için müteşabih olanına uyarlar." [68]

    Yine buyurmuştur ki: "Öyleyse söz dinleyip de en güzeline -yani en muhkem ve en açığına- uyanlara müjde ver. İşte onlar Allah'ın kendilerini hidayete eriştirdiği kimselerdir ve onlar temiz akıl sahipleridir.”[69]

    Allah, bizi ve sizi sevdiği ve razı olduğu şeyi söylemeye ve onunla amel etmeye muvaffak kılsın. Bizi ve sizi kendi minnet ve ihsanıyla masiyetten uzak eylesin.

    Allah’a, O’nun layık olduğu şekilde sonsuz hamd olsun. Allah’ın salat ve selamı Muhammed ve pâk Ehl-i Beyt’ine olsun.

    Allah, bize yeterlidir ve O ne güzel vekildir.

    • İMAM Ali Nakı (A.S)'IN YAHYA İBN-İ EKSEM'İN SORULARINA CEVABI
  • Musa ibn-i Muhammed ibn-i Rıza [70] şöyle diyor:
  • "Yahya ibn-i Eksem’le, Dar-ül Amme'de görüştüm, benden bazı sorular sordu. Sonra kardeşim Ali ibn-i Muhammed (İmam Ali Naki) aleyhi’s-selâm’ın huzuruna vardım, buyurduğu tavsiyeler, kendileri  hakkında  basiretli olmama ve itaatini gerekli saymama sebep oldu.

     İmam’a: "Canım sana feda olsun, İbn-i Eksem cevap vermem için yazılı olarak benden bazı sorular sordu." dedim. İmam Ali Naki aleyhi’s-selâm gülerek: "Cevabını verdin mi?" diye sordu.

    "Hayır, cevabını bilmiyordum." dedim.

    İmam aleyhi’s-selâm: "Sorduğu sorular nedir?" diye buyurdu. Ben de hakkında soru sorduğu ayetleri sırayla okuyarak yönelttiği soruları şu şekilde açıkladım:

    1. "Kendi yanında kitaptan bir ilmi olan biri dedi ki: Ben, gözünü açıp kapatmadan önce onu[71] sana getirebilirim." [72] Acaba Allah'ın Peygamberi, Asif'in[73] ilmine muhtaç mıydı?

    2. "Babasını ve  annesini tahta  çıkarıp  oturttu ve hepsi de onun için secdeye kapandılar." [74] Yakub ve evlatları, Peygamber oldukları halde nasıl Yusuf'a secde ettiler?

    3. "Sana indirdiğimizden eğer kuşkudaysan, senden önce kitabı okuyanlara sor." [75] Bu ayetteki muhatap kimdir? Eğer muhatap Peygamber'se, o zaman Peygamber kuşkuda mıydı? Eğer muhatap başkası ise, o zaman kitap -bu ayette bahsedilen indirilmiş olan ayetler- kime nazil olmuştur?

    4- "Eğer yeryüzündeki ağaçların tümü kalem, deniz de mürekkep olsa ve bundan sonra da yedi deniz daha mürekkep olup o denize katılsa yine de Allah'ın kelimeleri (yazılmakla) tükenmez." [76] ayetinde geçen bu denizler nedir ve nerededir?

    5- Cennet hakkındaki şu ayetten sordu: "Orda nefislerin istediği ve gözlerin lezzet (zevk) aldığı her şey var..."[77] Adem'in gönlü buğday istedi ve onu yedi. Öyleyse neden cezalandırıldı?

    6- "Ya da onları  erkekler  ve  dişiler olarak evlendirir." [78] Allah, kullarını erkeklerle evlendirdiği halde nasıl olur da bu fiili yapan kavmi cezalandırır?

    7- Bazı davalarda nasıl olur da hanımın şahitliği tek başına câiz olur? Halbuki Allah şöyle buyurmuştur: "İçinizden adalet sahibi iki erkeği şahid yapın." [79]

    8- Hz. Ali aleyhi’s-selâm’ın, hunsa hakkındaki (erkek mi veya kadın mı olduklarının teşhis edilip miraslarının belirlenmesi için) buyurduğu şu sözden sordu: "Hangi mecradan idrar ettiğine bakılarak miras alırlar? Acaba idrar ettiğinde kimin ona bakması gerekir? Çünkü erkek bakacak olursa kadın olması mümkündür, kadın da bakacak olursa, erkek olması mümkündür. Bunların her ikisi de câiz değildir. Kendisinin iddiası da çıkarı olduğu için kabul olmaz.

    9- Bir koyun sürüsünün sahibi sürünün yanına varır ve o esnada çobanın bir koyunla temasta bulunduğunu görür, çoban, sürü sahibini görünce bir kenara çekilir, koyun da diğer koyunların arasına girip kaybolursa, bu koyun nasıl kesilir? Etinin yenmesi de helal midir, helal  değil midir?

    10- Sabah namazı, gündüz namazlarından olmasına rağmen neden sesli kılınıyor; halbuki sesli kılmak gece namazlarına aittir?

    11- Hz. Ali aleyhi’s-selâm, İbn-i Curmuz'a (Zübeyr'in katiline) şöyle buyurdu: "İbn-i Safiyye'nin (yani Zübeyr'in) katilini ateşle müjdele" [80] Hazreti Ali imam olduğu halde neden o katili öldürmedi?

    12- Yine Ali aleyhi’s-selâm, neden Sıffin savaşında, düşmanın ordusundan saldıranı, firar edeni ve yaralı olanı öldürdü ve öldürülmesini emretti; fakat Cemel savaşında firar eden ve yaralı olanları öldürmedi ve öldürülmelerini de emretmedi ve "evine giden ve silahını yere bırakan emandadır" buyurdu? Hz. Ali, neden böyle yaptı? Eğer, ilk hüküm doğruysa, o zaman ikincisi yanlıştır.

    13- Livatada bulunduğunu itiraf eden bir kimseye had uygulanır mı, uygulanmaz mı, yoksa ondan had düşer mi?

    İmam Ali Naki aleyhi’s-selâm (bu soruları dinledikten sonra şöyle) buyurdu: "Ona yaz ki:"

    "Ne yazayım?" dedim.

    Buyurdular ki: Şöyle yaz:

    Bismillahirrahmanirrahim

    Allah seni doğru yola hidayet etsin, mektubun ulaştı, bizde bir kusur bulmak için kendini zahmete düşürerek, bizi imtihan etmek istemişsin. Allah seni niyetine göre mükâfatlandırsın, meselelerinin cevabını izah ettik, öyleyse onları dinle, onları anlamaya hazırlan ve onlara iyice dikkat et. Çünkü artık hüccet sana tamam olmuştur. Vesselam.

    1- "Kendi yanında kitaptan bir  ilmi olan" Asif ibn-i Berhiya idi. Hz. Süleyman, Asif'in bildiğini bilmekten aciz değildi. Fakat cin ve insanlardan olan ümmetine kendisinden sonra Asif'in hüccet olduğunu tanıtmak istedi. O ilim, Hz. Süleyman’ın ilmindendi. Allah'ın emriyle onu Asif'in yanında  emanet bırakmıştı, onun imamet ve önderliğinde ihtilaf etmemeleri için o ilmi ona öğretmişti. Nitekim Hz. Davud'dan sonra Hz. Süleyman’ın, peygamber ve imam oluşunun bilinmesi ve hüccetin halka muhkem kılınması için Hz. Davud’un zamanında da Hz. Süleyman’a bu ilim öğretildi.

    2- Yakub ve çocuklarının secde etmesine gelince; onların secdesi Allah'a itaat ve Yusuf'a muhabbetlerini aşikâr etmek içindi.  Nitekim    meleklerin,   Hz.  Adem'e   secde   etmeleri  de Hz. Adem için değildi, aksine Allah'ın  emrine itaat etmek ve Hz. Adem'e sevgilerini göstermek içindi. Dolayısıyla Yakub'un, evlatlarının ve Hz. Yusuf'un da onlarla beraber secdeye kapanmaları da yine bir daha bir araya toplanmalarının ve ayrılık döneminin sona ermesinin şükrünü yerine getirmek içindi; Yusuf’un şükür secdesinde şöyle dediğini görmüyor musun?:

    "Rabbim, sen bana saltanat verdin, sözlerin yorumundan da (bir bilgi) öğrettin."[81]

    3- "Sana indirdiğimizden eğer kuşkudaysan, senden önce kitabı okuyanlara sor" ayetinde muhatap Peygamber'dir. Ancak Peygamber'in kendisine indirilen vahiyde hiç bir şüphesi yoktu.

    Fakat cahiller diyorlardı ki: Neden Allah meleklerden birini peygamber kılmadı ve bizimle Peygamber'i arasında yemede, içmede ve pazarda dolaşmada hiç bir fark koymadı? Allah-u Teâla da Peygamber'ine vahyetti ki, bu cahillerin huzurunda "Senden önce, semavi kitapları okuyan kimselerden sor" ki acaba Allah, şimdiye kadar yiyip, içmeyen ve pazarlarda dolaşmayan bir peygamber göndermiş mi? Çünkü sen de onlar gibisin.

    "Sana indirdiğimiz şeyden kuşkudaysan" tabiri de şüphede olduğundan değildir, sadece (tartışmada) karşı tarafa insaflı davranmak içindir. Nitekim mübahele ayetinde, Hak Teâla şöyle buyuruyor:

    "De ki: "Gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım, sonra karşılıklı lanetleşelim de Allah'ın lanetini yalan söyleyenlerin üstüne kılalım."[82]

    (Elbette Hristiyanlar yalan söylüyorlardı, bunda hiç bir şüphe yoktu.) Eğer Allah'ın lanetini sizin üstünüze kılalım deseydi, mübaheleyi (lanetleşmeyi) kabul etmezlerdi. Allah, Pey-gamber'inin risalet vazifesini yaptığını ve yalan söyleyenlerden olmadığını biliyordu; ve Peygamberin de, kendisinin doğru söylediğine yakini vardı; fakat tarafsız olarak konuşmak istiyordu.

    4- Şu ayete gelince: "Eğer yeryüzündeki ağaçların tümü kalem, deniz de mürekkep olsa ve bundan sonra yedi deniz mürekkep olup bu denize katılsa yine de Allah'ın kelimeleri (yazıl-makla) tükenmez." Evet öyledir; eğer dünya ağaçları kalem, yedi deniz daha o denize katılsa, yerden çeşmeler coşsa, Allah'ın kelimeleri tükenmez, onlar tükenir. Yedi deniz şunlardır: Kibrit nehri, Nemr nehri, Berehut nehri, Taberiyye çeşmesi,[83] Masebzan ılıcası, Lisan ismiyle meşhur olan Afrika ılıcası ve Bahravn nehri. Bizler ise Allah'ın faziletleri tükenmeyen ve faziletlerine erişilemeyen kelimeleriyiz.

    5- Cennete gelince, şüphesiz orada her çeşit yiyecek, içecek, nefsin istediği ve gözün lezzet aldığı güzel manzaralar var. Allah-u Teâla da, bunların hepsini Hz. Adem'e helal kılmıştı. Allah’ın, Adem ve eşini kendisinden  nehyettiği  ağaç, hased ağacıydı. Allah-u Teâla, mahluklarından üstün kıldığı kimselere, haset gözüyle bakmamaları için onlara tavsiyede bulunmuştu. Ama Hz. Adem, bu tavsiyeyi unuttu ve haset gözüyle onlara baktı, böylece Allah, onu azimli ve kararlı bulmadı.

    6- Şu ayete gelince: "Ya da onları erkekler ve dişiler olarak çiftler." bunun manası şudur: Onun (insanın) yeni doğan çocuğunun, biri oğlan, biri de kızdı. Birlikte dünyaya gelen iki çocuğa çift (ikiz) denir. Bunlardan her biri diğerinin çifti sayılır.[84]

    Allah'ın kastı, büyük günahlara  bulaşmak  için kendine cevaz  aradığın anlam değildir. "Kim bunları yaparsa, ağır bir cezayla karşılaşır. Kıyamet günü, azap ona kat-kat arttırılır ve aşağılanmış bir halde, ebedi olarak azapta kalır." [85] Elbette tövbe etmemiş olsa.

    7- Kadının şahitliğinin tek başına caiz olmasına gelince, bu (doğum vakti doğan çocuğun, ölü veya diri olması hususunda) tanıklığı güvenilir olan ebeye aittir ve eğer güvenilir olmazsa o zaman iki kadından az kifayet etmez. Burada çaresizlikten iki kadın, iki kişinin yerine hesap olunur. Çünkü burada erkeğin, kadının işini uhdesine alması mümkün değildir. Eğer o (güvenilmeyen) kadından başka bir kadın olmazsa (o zaman) yeminle onun sözü kabul edilir.

    8- Hz. Ali aleyhi’s-selâm’ın, hunsa hakkındaki sözüne gelince, bu mesele Hazret’in buyurduğu şekildedir. Şöyle ki; adil kişiler aynanın önünde dururlar, hunsa da onların arkasında çıplak olur, şahitler onun fotoğrafını aynada görüp tanıklık ederler.

    9- Koyun ve çoban meselesine gelince, eğer koyunu tanıyorsa onu kesip yakar; tanımıyorsa, (kur'ayla tayin eder şöyle ki;) Koyunları ikiye bölüp kur'a çeker, kur'a hangi tarafa çıkarsa, diğer kısmı kurtulur. Sonra yine kur'a çıkan kısmı ikiye böler ve kur'a çeker; koyunlar iki tane kalana kadar böyle yapar, son kur'a hangisine çıkarsa, onu boğazlayıp etini yakar ve böylece diğer koyunlar kurtulmuş olur.

    10- Sabah namazına gelince, yüksek sesle kılınmalıdır. Çünkü Peygamber salla’llâhu aleyhi ve alih, sabah namazını gecenin son karanlığında kılıyordu. Bu yüzden sabah namazının kıraatı, gece kıraatları hükmündendir.

    11- Hz. Ali aleyhi’s-selâm'ın, "İbn-i Safiyye'nin (Zübeyr'in) katilini cehennemle müjdele" sözüne gelince, bu söz Hazret Peygamber-i Ekrem'in önceden ona verdiği müjdedir. Katil "Nehrevan" savaşına katılan haricilerdendir, Hz. Ali aleyhi’s-selâm, onu Basra'da öldürmedi. Çünkü onun Nehrevan fitnesinde öldürüleceğini biliyordu.

    12- Ama senin, "Ali aleyhi’s-selâm, Sıffîn savaşında saldıranları, kaçanları öldürüyor ve yaralıların öldürülmesine müsaade ediyordu, ama Cemel savaşında ise kaçanları takip etmiyordu, yaralıların öldürülmesine de izin vermiyordu ve silahlarını yere bırakana ve evlerine girene güvence veriyordu." sözüne gelince, bu iki çeşit tavrın sırrı şundan ibarettir:

    Cemel ehlinin komutan ve önderleri (yani Talha ve Zübeyr) öldürülmüştü, artık onlar için dönecekleri (ve yeniden fitne başlatacakları) bir grupları ve üssleri yoktu, hepsi savaşmaksızın ve muhalefet etmeksizin evlerine geri dönüyorlardı ve onlarla uğraşılmamasına razıydılar. Artık onlar hakkında gereken vazife, onlara kılıç çekmemek ve incitmemekti. Çünkü onlar, yardım toplamak (ve savaşı yeniden başlatmak) düşüncesinde değillerdi. Ama Sıffîn ehli, hazırlıklı bir orduya katılmaya ve kendilerine silah, zırh, mızrak, kılıç toplayan, bağışta bulunan, azık hazırlayan, hastalarını ziyaret eden, kırıklarını bağlayan, yaralılarını tedavi eden, piyadelerine binek veren ve çıplakları örten bir komutanın yanına gidiyor, yine tekrar savaş alanına dönüyorlardı. İşte bu yüzden Ali aleyhi’s-selâm, tevhid ehline karşı savaşmak hususundaki hükmü iyice bildiği için hükümde bu iki grup arasında eşitlik gözetmedi. Fakat hakkı onlara izah etti. Bu durumda tövbe etmeyen kılıca maruz kaldı.

    13- Livatada bulunduğunu itiraf eden kişiye gelince; eğer şahidi olmaz ve kendi isteğiyle itiraf etmiş olursa Allah tarafından onu cezalandırmaya salahiyetli olan imamın, (hakimin) O’nun tarafından  minnet    ederek  onu   muâf    kılabilir.  Allah-u   Teâla'nın, Hz. Süleyman'a buyurduğu şu sözü duymamış mısın? "İşte bu bizim bağışımızdır; (istersen sen de minnet et hesaba vurmaksızın ver, ya da tut.)"[86]

    Sorduğun soruların hepsine cevap verdik, bunu bil.

    • HİKMET, ZÜHD, ÖĞÜT VE DİĞER KONULARDAKİ KISA SÖZLERİ
  • 1- Dostlarından birine şöyle buyurdular: Filan şahsı kına ve ona: “Allah bir kulun hayrını isterse, kınandığında kabul eder.” de.
  • 2- Mütevekkil, Allah kendisine şifa verirse çok mal sadaka vereceğine dair adak etmişti, şifa bulduğunda, alimlerden çok mal ne kadardır? diye sordu. Onlar ihtilaf edip bir neticeye varamadılar. Bunun üzerine, Mütevekkil meseleyi Hz. İmam Ali Naki aleyhi’s-selâm'dan sordu.

    İmam: "Seksen dirhem vermelisin." buyurdular. Delilini sorunca da şöyle buyurdu: Allah-u Teâla, Peygamber'e şöyle buyurmuştur: "Andolsun ki Allah size birçok yerlerde yardım etti.”[87] Biz Peygamber'in düşmanla savaştığı yerleri saydık seksene ulaştı; Allah-u Teâla, bu miktarı çok saymıştır. Mütevekkil, bu cevaptan hoşnut olup seksen dirhem sadaka verdi.

    3- Allah-u Teâla'nın, kulun kendisini çağırmasını istediği bazı yerler  vardır;  kim  o  yerlerde  dua  ederse,  duası  kabul edilir, Hz. Hüseyn'in haremi de o yerlerden biridir.

    4- Kim Allah’tan çekinirse, ondan çekinirler. Kim Allah'a itaat ederse, ona itaat ederler. Kim yaratana itaat ederse, yaratığın gazabından korkmaz. Kim Allah'ı gazaplandırırsa, yaratığın kendisne gazap edeceğine yakin etmelidir.

    5- Allah, kendi kendisini vasfettiği vasıftan başka şekilde vasfedilmez. Allah'ı vasfetmek nasıl mümkün olabilir? Oysa ki duyu organları O'nu idrak etmekten, vehimler O'na ulaşmaktan, sezgiler O'nu sınırlamaktan ve gözler O'nu kuşatmaktan acizdir. Yakın olduğu halde uzaktır, uzak olduğu halde yakın. O yaratmış, ama O nasıldır? diye sorulamaz. Mekanı varetmiştir, nerededir? denilemez. O, nitelik ve mekandan uzaktır. Tek ve yeganedir. Azameti büyük, isimleri ise kutsaldır.

    6- Hasan ibn-i Mes'ud şöyle diyor: Ebu-l Hasan Ali ibn-i Muhammed ( İmam Ali Naki) aleyhi’s-selâm'ın huzuruna vardım, o gün hem parmağım yaralanmış, hem de bana bir binek çarpmış, omuzumdan bir darbe yemiştim, ayrıca kalabalık ve izdihamlı bir yere girmiştim ve elbiselerimi  yırtmıştılar. "Ey  gün, Allah, senin şerrini benden uzak kılsın; ne kadar da kötü bir günsün." dedim.

    Bunun üzerine İmam şöyle buyurdular:

    "Ey Hasan, bizimle ilişkin olduğu halde sende mi (bu sözü söylüyorsun ve) kendi suçunu, suçu olmayanın boynuna atıyorsun?"

    Hasan diyor ki:

    "(Bu uyarıyla) aklım başıma geldi, hata yaptığımı anladım ve ey mevlam, Allah’tan, mağfiret diliyorum." dedim.

    Hazret buyurdular ki:

    "Ey Hasan, günlerin suçu nedir ki amellerinizin cezasına uğradığınızda onlara sövüyorsunuz?"

    "Ey Resulullah'ın torunu, ben ebedi olarak Allah’tan mağfiret diliyorum, bu benim tövbemdir." dedim.

    İmam buyurdular:

    "Andolsun Allah'a ki (bu sövmelerin) size bir yararı yoktur; fakat Allah bu işle suçsuzları kötülediğiniz için sizi cezalandıracaktır. Ey Hasan, bilmiyor musun, dünyada ve ahirette mükâfatlandıran, cezalandıran ve amellerin karşılığını veren Allah'tır?

    "Evet,  ey benim mevlam." dedim.

    Buyurdular ki:

    "Artık bir daha tekrarlama ve günlerin Allah'ın hükmünde bir rolü olduğuna inanma."

    -"Evet, ey benim efendim" dedim.

    7- Kim Allah'ın, hile ve elemli cezasından emin olursa, tekebbür eder; öyle ki, sonunda O'nun kazasına ve geçerli emrine duçar olur. Kim de, Allah tarfından açık bir delil üzere olursa, dünya musibetleri, bedeni doğranıp parça parça edilse bile ona kolay gelir.

    8- Davud-u Sarmî şöyle diyor:

    İmam aleyhi's-selam  bana birçok işler emretti ve sonra buyurdu ki: "Söyle bakalım ne diyeceksin?" Ben, Hazretin buyurduğunun aynısını ezberlememiştim. Derken, İmam hazretleri hokka kalemini çıkarıp şöyle yazdılar:

    "Bismillahirrahmanirrahim, inşaallah hatırlarım, iş Allah'ın elindedir."

    Bu esnada ben gülümsedim.

    -"Neden gülümsediniz?" diye sordu.

    -“Hayırdır” dedim.

    "Söyle bakalım." buyurdu.

    Dedim ki: Canım sana feda olsun, bir hadisi hatırladım da ondan; şöyle ki bir gün ashabımızdan biri, ceddiniz Hz. Rıza aleyhi’s-selâm’dan şöyle nakletti: Hz. Rıza aleyhi’s-selâm, bir şey emrettiğinde, "Bismillahirrahmanirrahim, inşaallah hatırlarım" diye yazıyordu; ben de bu yüzden gülümsedim.

    Sonra İmam buyurdular ki:

    Ya Davud, eğer takıyyeyi terkeden, namazı terkeden gibidir dersem doğru söylemişimdir.

    9- Hz. İmam Ali Naki aleyhi’s-selâm bir gün şöyle buyurdu: Kavun yemek cüzam doğurur.

    Bir adam: "Mü’min kırk yaşından sonra delilik, cüzam ve barastan emanda değil midir?" dediğinde şöyle buyurdular: Evet öyledir, fakat mü’min de eğer kendisine güvence verenin emrinden çıkarsa, emre aykırı davranmanın cezasına çarpılmaktan amanda kalmaz.

    10- Şükredenin şükrünün verdiği mutluluk, şükre sebep olan nimetin verdiği mutluluktan daha çoktur. Çünkü nimet metadır, şükrü ise hem nimettir ve hem de mükâfat.

    11- Allah dünyayı musibet, ahireti ise mükâfat evi kılmıştır. Dünya musibetini, ahiret sevabının sebebi ve ahiret sevabını da, dünya musibetinin bedeli kılmıştır.

    12- Yumuşak akıllı zalimin, yumuşaklığı vasıtasıyla zulmünü affettirmesi mümkün olduğu gibi, haklı sefih'in (ahmakın) akılsızlığı da, onun haklı olmasını gösteren nuru söndürebilir.

    13- Sana sevgi besleyip görüş belirleyenin görüşüne uy.

    14- Kendi kadrini bilmeyenin şerrinden emin olma.

    15- Dünya bir pazardır, bazıları orada kazanır, bazıları ise zarar görür.

     

     

    [1]- Bir işi birisine bırakmak; tefviz ehlinden maksat; Allah’ın, insanların işlerini kendilerine bıraktığına inanan ve tarihte Kaderiyye fırkası diye tanınan fırkadır. Cebriyye fırkası ise bunun aksine yaratıkların bütün işlerinde mecbur olduklarına inanan fırkadır.[2] - Maide/55,56.[3]- Ahzab/57. Peygamber'e eziyet etmek, Allah'a eziyet etmektir; Peygamber'in Ehl-i Beytine eziyet etmek de Peygamber'e eziyet etmektir. [4]-Yani sürekli hamle eden ve düşmandan kaçmayan.[5]- Kehf/49.[6]- Hac/10.[7]- Yunus/44.[8]- Bakara/81.[9]- Nisâ/10.[10]- Nisâ/56.[11]- Bakara/85.[12]- En’âm/160.[13]- Âl-i İmrân/30.[14]- Mü’min/17.[15]- Bu ihtimal, Allah hakkında kesinlikle batıldır.[16]-Zümer/7.[17]-Âl-i İmran/102.[18]- Zariyat/56,57.[19]-Nisâ//36.[20]- Enfal/20.[21]- Bakara/85.[22]- Zuhruf/31.[23]- Mekke'nin ileri gelenlerindendir.[24]- Taif'in ileri gelenlerindendir.[25]- Zuhruf/32.[26]- Ahzab/36.[27]- Güç ve imkan sahibi olmak.[28] - İsrâ/70.[29]- Tîn/4.[30] - İnfitar/6-8.[31]- Hac/37.[32]- Nahl/14.[33]- Nahl/5,6,7.[34]- Teğabun/16.[35]- Bakara/286.[36]- Talâk/7.[37]- Nur/61.[38]- Âl-i İmran/97.[39]-Zıhar, bir insanın karısına “senin sırtın anamın sırtı gibidir (yani sen, adeta benim anamsın)” diyerek ondan uzaklaşmak, ayrılmak istemesidir.[40]- Mücadele/3,4.[41]- Nisâ/98.[42]- Nisâ/100.[43]- Nur/31.[44]- Bakara/273.[45]- Bakara/273[46]- Âl-i İmran/167.[47]- Saff/2.[48]- Nahl/106.[49]- Bakara/225.[50]- Muhammed/31.[51]- A'raf/182.[52]- Ankebut/1,2.[53] - Sâd/34.[54]- Tâhâ/85.[55]- A'raf/155.[56]- Mâide/48.[57]- Âl-i İmran/152.[58]- Kalem/17.[59]- Mülk/2.[60]- Bakara/124.[61]- Muhammed/4.[62]- Mü’minun/115.[63]- İsrâ/15.[64]- Tâhâ/134.[65]- İsrâ/15[66]- Nisâ/165.[67]- Fussilet/17.[68]- Âl-i İmran/7.[69]- Zümer/18.[70]- Hz. İmam Ali Naki aleyhi’s-selâm’ın Musa Muberka’ ismiyle tanınan kardeşidir; mezarı Kum şehrindedir. [71]- Belkıs'ın tahtını.[72]- Neml/40.[73]- Hz. Süleyman aleyhi’s-selâm 'ın veziri.[74]- Yusuf/100.[75]- Yunus/94. [76]- Lokman/27.[77]- Zuhruf/71.[78]- Şura/50.[79]- Talak/2.[80]- Bu ibareyle onun ateş ehlinden olduğunu anlattı.[81]- Yusuf/101.[82]- Âl-i İmran/71.[83]- Filistin’in kuzeyinde bulunan Taberiyye gölü olması gerek. [84]-Maksat evlenmek değildir. Ayetin doğru manası şöyledir: "Ya da onları erkekler ve dişiler olarak çift (ikiz) verir."[85]- Furkan/68,69.[86]- Sad/39.[87]- Tövbe/25.
     

    Kaynak: caferilk.com